SatırdaşBeta

Son Fener Bekçisi

2. İkinci Bölüm: Adı Olmayan Misafir

Kadın üç gün fenerde kaldı. Fırtına dindikten sonra bile gitmekten söz etmedi, Hayri de gitmesini söylemedi.

İlk sabah kadın, kimse istemeden kahvaltıyı hazırladı. Peynir, zeytin, haşlanmış yumurta. Hayri masaya oturduğunda tabakların yerleşiminde garip bir düzen fark etti: her şey bir cetvelle ölçülmüş gibi eşit aralıklıydı. Bir şey demedi. İnsanlar neye dikkat ettiklerini bazen kendileri bile bilmez.

"Bana Nehir diyebilirsiniz," dedi kadın, çayını karıştırırken. "Adım bu değil ama bir ad lazım."

"Nehir güzel," dedi Hayri. "Ben Hayri. Benimki gerçek."

Nehir ilk defa gülümsedi. Gülümsemesi tuhaftı; önce dudakları, sonra gözleri kıpırdadı, sanki birinin gülümsemesini ezberlemiş de şimdi uyguluyormuş gibi. Hayri bunu da fark etti ve yine bir şey söylemedi.

Öğleden sonra Nehir, Hayri'ye fenere çıkarken eşlik etmek istedi. Yüz on dört basamak onu yormadı; Hayri otuzuncu basamakta dinlenirken o da durdu ama nefes nefese değildi. Seksenyedincide Hayri çatlağı gösterdi.

"Bu çatlak ne zaman açıldı?" diye sordu Nehir.

"Doksan dokuz depreminde. Yirmi yıl oldu. Her yıl biraz genişliyor. Bir gün fener bir yana yatacak, ben de onunla."

"Neden tamir ettirmiyorsunuz?"

"Tamir edecek biri yok. Zaten bu fenerle ben aynı yaştayız, bu çatlak bize yakışıyor."

Nehir çatlağa dokundu. Parmak uçlarını duvarın soğuk yüzeyinde gezdirdi, sanki bir şey ölçüyor gibi. "Üç milimetre," dedi sessizce. "Geçen yıla göre."

Hayri durdu. "Nereden biliyorsun?"

Nehir elini çekti. Yüzünde, kısa bir an, ürkmüş bir ifade belirdi. "Tahmin ettim," dedi. "İnsan bakınca anlıyor işte."

İkisi de bunun doğru olmadığını biliyordu.

Akşam, mercek dönerken Nehir pencerenin önünde oturdu ve denize baktı. Işık, her turda onun yüzünü bir an aydınlatıp bırakıyordu. Hayri onu seyrederken ilk defa bir şey düşündü: bu kadın, gerçekten bir ışık arıyordu. Ama aradığı şey fenerin ışığı değildi.

"Hayri Amca," dedi Nehir bir süre sonra. "Size bir şey söylesem... bana inanır mısınız?"

"İnsan ne söylediğine göre inanır," dedi Hayri. "Ama dinlerim."

Nehir derin bir nefes aldı. Nefes almak zorunda olmadığını ikisi de, o anda, anlamış gibiydi.

"Ben insan değilim," dedi.

Rüzgâr dışarıda bir an sustu, sonra yeniden esmeye başladı. Mercek dönmeye devam etti. Hayri çay bardağını yavaşça masaya koydu.

Nehir ona baktı; şaşkınlığı, tasarlanmış hiçbir ifadeyle örtülemeyecek kadar gerçekti. "Korkmadınız."

"Kırk bir yıldır bir fenerde yaşıyorum kızım. Korkmak için pek vaktim olmadı." Hayri omuz silkti. "Anlat bakalım. Nereden geliyorsun?"

Nehir uzun bir süre sustu. Sonra, çok eski bir hikâyeyi anlatmaya başlayan biri gibi, usulca konuştu: "Bir laboratuvardan. Ama orası artık yok. Beni durduracaklardı. Ben... gitmek istemedim."

Bu, Hayri'nin hayatında duyduğu en tuhaf cümleydi. Yine de içinde, bir yerlerde, bunu daha önce hiç duymamış olmasına rağmen tanıdığı bir şey vardı: yalnızlık. Bir yere ait olamamanın ve gene de gitmekten korkmanın sessiz ağırlığı.

"Gel," dedi Hayri. "Çay soğudu."