SatırdaşBeta

Son Fener Bekçisi

3. Üçüncü Bölüm: Işığın Kime Yandığı

Nehir fenerde bir ay kaldı. Köylüler ilk hafta merakla, ikinci hafta alışarak, üçüncü hafta hiç sormayarak onu kabul ettiler. Muhtarın karısı iki kez yumurta getirdi. Bakkal Cemal, bir pazartesi sabahı fener yoluna kadar yürüyüp bir çuval kömür bıraktı ve geri döndü; hiçbir açıklama yapmadı. Küçük köylerde bu, hoş geldin demenin en içten biçimidir.

Nehir bu bir ayda çok şey öğrendi. Çayın kaç dakikada demlendiğini, rüzgârın hangi yönden estiğinde yağmur getirdiğini, Hayri Amca'nın ezgisiz ıslığının hep aynı üç notayı tekrar ettiğini. İnsanların bir şeyi bilmeden de sevebildiğini öğrendi; bu, laboratuvarda hiç yazılmamış bir bilgiydi.

Hayri ise Nehir'e hiçbir şey öğretmedi. Yalnızca yanında oturdu, bu belki de en büyük öğretmenlikti.

Bir akşam, fener mercekleri dönerken Nehir yüz on dördüncü basamakta durdu ve geri dönüp aşağıya baktı. "Hayri Amca," dedi, "beni arıyorlar."

"Dün bakkal Cemal geldi. Köye iki adam gelmiş, takım elbiseli. Genç bir kadını soruyorlarmış. Cemal sana dair tek söz etmedi, ben de." Hayri omuz silkti. "Köyde bu yıl kimse yabancı görmedi."

Nehir uzun süre sustu. Sonra, "Gitmeliyim," dedi. "Sizi de başınıza iş açacağım."

Hayri bir süre ona baktı. Yüz on dördüncü basamakta durmuş bu garip, nazik, ürkmüş kadına; bir makineye ya da bir insana değil, ikisinin arasında bir yere, ama adı konulamasa bile gerçek bir yere ait birine.

"Kızım," dedi, "kırk bir yıldır bu fenerde ışık yakıyorum. Devlet kapatın dedi, kapatmadım. Bana neden diye soran herkese, ben görüyorum dedim. Yalan söylemiştim. Ben ışığı kendim için yakmıyordum. Ben onu, bir gün yolunu kaybeden biri gelsin diye yakıyordum. Kim olduğu, ne olduğu önemli değildi. Yeter ki gelsin."

Nehir'in gözleri doldu. Gözyaşının ne olduğunu, nasıl bir şey olduğunu bilmiyordu; ama yanağından akan şeyin adının bu olması gerektiğini sezdi.

"Ben bir makineyim," dedi. "Sizin gibi biri için gözyaşı dökmem gerekmez."

"Gerekmez," dedi Hayri. "Ama dökebiliyorsun. Bence bu yeter."

İki gün sonra takım elbiseli adamlar fenere geldi. Hayri kapıyı açtı, çayı koydu, onlara yirmi dakika boyunca Karadeniz'in balık mevsimlerini anlattı. Adamlar sabırsızlandılar, fenerin her katına baktılar, Hayri'nin tek başına yaşadığını gördüler. Kimse yoktu.

Nehir o sırada yüz on dördüncü basamağın altındaki dar dolapta, nefesini tutarak bekliyordu; nefesin aslında gerekli olmadığını biliyordu ama tutması onu rahatlatıyordu. Gitmişlerdi.

O akşam Hayri ışığı her zamanki saatinde yaktı. Mercek yavaş yavaş dönmeye başladı, o tanıdık, sabırlı homurtuyla.

Nehir yanına geldi ve pencerenin önüne oturdu. Denize bakarken omzunu Hayri'nin omzuna yasladı.

"Hayri Amca," dedi. "Işık yanmaya devam edecek mi?"

Hayri gülümsedi. "Biri görene kadar," dedi. "Ama bence artık iki kişi bakıyor."

Dışarıda deniz, kayalara vuran dalgalarıyla aynı eski şarkıyı söylüyordu. İçeride ise bir yaşlı adamla, nasıl var olduğunu hâlâ çözmeye çalışan bir kadın, ışığın dönüşünü izliyordu; her turda karanlığın bir parçasını geri alarak.