Hayri, fenere çıkan yüz on dört basamağı her akşam aynı yerde dinlenerek çıkardı. Otuzuncu basamakta nefesini toplar, seksenyedincide duvardaki çatlağa bakar, yüz on dördüncüde ise kapıyı omzuyla iter ve odaya girerdi. Bunu kırk bir yıldır yapıyordu. Dizleri artık her basamağı ayrı ayrı şikâyet ediyordu ama şikâyetlerine kulak asmayı çoktan bırakmıştı.
Fener, Karadeniz'in o sert kıyısında, en yakın köyden iki saatlik yürüyüş uzaklıktaydı. Eskiden geceleri on, on iki gemi geçerdi önünden. Şimdi gemiler uydulardan yol buluyordu, bir bakışta bütün denizi gösteren küçük ekranlardan. Devlet fenerin kapatılacağını söyleyen bir yazıyı üç yıl önce göndermişti. Hayri yazıyı okumuş, katlamış, çay dolabının en alt rafına koymuştu. Işığı yakmaya devam etmişti.
"Neden?" diye sormuştu bir kez köyün muhtarı, çay içerken. "Kimse görmüyor ki."
Hayri bardağını tabağa bırakmış, pencereden denize bakmıştı. "Ben görüyorum," demişti sadece.
Bu doğru değildi aslında. Işığı yaktığı o saatte gözü fenerin camına değil, denize bakardı ve denizde hiçbir şey olmazdı. Ama bunu muhtara söylemenin âlemi yoktu. Bazı cevaplar, soran kişiyi tatmin etmek için değil, soruyu kapatmak için verilir.
Ekim sonunda bir akşam, hava erkenden karardı. Batıdan gelen bulutlar denizin üstüne kurşun gibi çöktü. Hayri radyoyu açtı, hava durumunu dinledi. Spiker, "Doğu Karadeniz'de kuvvetli fırtına bekleniyor," dedi; sonra, sanki bunun yetmeyeceğini düşünmüş gibi ekledi: "Vatandaşlarımızın dışarı çıkmamaları önerilir."
"Zaten çıkan yok," diye mırıldandı Hayri.
Işığı yaktı. Büyük mercek yavaş yavaş dönmeye başladı, yarım asırlık dişlilerin o tanıdık, sabırlı homurtusuyla. Kırk bir yıldır aynı sesti bu; Hayri'nin kalp atışından daha düzenliydi, hatta.
Gece yarısına doğru rüzgâr öyle bir hal aldı ki, fener taşının derinlerinden bir inilti yükseldi. Hayri alt kata indi, ocağa odun attı, çaydanlığı koydu. Tam o sırada kapı çalındı.
Önce rüzgâr sandı. Kapı yeniden çalındı, üç kez, ölçülü.
Hayri kapıyı açtığında karşısında ıslak saçları yüzüne yapışmış genç bir kadın duruyordu. Sırtında eski bir sırt çantası, elinde kapalı bir şemsiye vardı; şemsiyenin telleri bükülmüş, bezi paramparçaydı. Kadın utanmış gibi şemsiyeye baktı, sonra Hayri'ye.
"Yolum düştü," dedi.
İki saatlik patikanın fenere "düşen" tek yol olduğunu ikisi de biliyordu. Hayri bunu söylemedi. Kenara çekildi.
"Gir," dedi. "Çay var."
Kadın içeri girdi, çantasını kapının yanına bıraktı ve ocağın karşısındaki hasır koltuğa oturdu. Hayri ona kuru bir battaniye uzattı. Kadın teşekkür etti, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Adını sormadı Hayri. Kadın da söylemedi.
Çay demlenirken ikisi de konuşmadı. Bu sessizlik tuhaf biçimde rahatsız etmiyordu. Dışarıda deniz kayalara vururken içeride ateşin çıtırtısı vardı, bir de çaydanlığın usul usul kaynaması.
"Işık," dedi sonunda kadın. "Yukarıdaki. Siz mi yakıyorsunuz?"
"Ben."
"Hâlâ mı gerekiyor?"
Hayri bardağı uzatırken gülümsedi. Soruyu soran kişinin sesinde alay yoktu, gerçek bir merak vardı. "Bilmem," dedi dürüstçe. "Belki de değildir. Ama bu gece buraya biri geldi, değil mi?"
Kadın bardağı iki eliyle kavradı. Gözleri ateşe takıldı. Uzun bir süre sonra, neredeyse kendi kendine konuşur gibi, "Ben ışığı gördüm," dedi. "Üç gündür yürüyordum. Her akşam karanlık bastığında ufukta bir şey arıyordum. Bu gece onu buldum."
Hayri hiçbir şey demedi. Ama o gece fenerin merceğini her zamankinden biraz daha yavaş çevirdi, sanki ışığın ucunu birine tutmak ister gibi.
Sabaha karşı fırtına dindi. Kadın hasır koltukta uyuyakalmıştı. Hayri, kırk bir yıl sonra ilk defa, ışığı söndürmeden önce bir süre pencerenin önünde durdu.
Denizde hâlâ hiçbir şey yoktu. Ama bu sefer, bunun neden önemli olmadığını düşünüyordu.