Ertesi cumartesi Nuri Efendi sabahın beşinde kalktı, fırının karşısındaki apartmanın merdiven boşluğuna saklandı, yanına termos, gözlük, bir de dürbün aldı. Dürbünü evden çıkarken torununa ait olduğunu hatırladı; üzerinde bir ördek vardı. Neyse ki kimse görmedi.
Saat altıyı çeyrek geçe fırının arka kapısı açıldı. Haluk Usta, ilk tepsiyi çıkardı, soğumaya bıraktı, sonra içeri girdi. Tam o sırada çatıdan bir gölge indi: iri, gri bir martı. Tepsinin üzerine kondu, bir simidi gagaladı, sonra... bir şey yaptı. Nuri Efendi dürbünle bakarken gözlerine inanamadı.
Martı simidi alıp uçmadı. Onu yere, tepsinin yanına bıraktı. Sonra bir tane daha. Bir tane daha. Tam kırk simit, tepsinin yanında dizildi. Martı kenara çekildi, bekledi.
Sokağın köşesinden küçük bir kız çocuğu çıktı. Elinde bir sepet vardı. Yavaşça yürüdü, martıya baktı, martı ona. Kız simitleri tek tek sepete koydu, sonra cebinden bir avuç balık yemi çıkarıp martıya uzattı.
Nuri Efendi saklandığı yerden çıktı. Kız irkildi ama kaçmadı.
“Sen kimsin?” dedi Nuri Efendi nazikçe.
“Ayşe,” dedi kız, sepeti sıkıca tutarak. “Bunlar benim değil, annem için. Annemin işi yok. Bu mahallenin yukarısında oturuyoruz. Martı bana yardım ediyor.”
Nuri Efendi bir an düşündü. Üçüncü şüpheli, meğer bir çocuktu; ama suçlu değil, çaresizdi. Haluk Usta’nın zaten ekmek yetiştiremediği bir mahallede, bir martının getirdiği simitlerle geçinen bir aile.
“Gel,” dedi Nuri Efendi. “Haluk Usta’yla konuşalım.”
Fırının önünde yarım saat sonra bir tuhaf manzara oluştu: öfkeli bir fırıncı, utangaç bir kız, ciddi bir müfettiş ve gagasıyla balık yemi arayan şüpheli bir martı.
Haluk Usta her şeyi dinledi. Yüzü yumuşadı. Arkasını dönüp bir şey düşündü, sonra Nuri Efendi’ye baktı.
“Ben her sabah kırk simit çıkarıyorum,” dedi. “Hepsini satamıyorum zaten. Bunları siz alın. Her cumartesi, kırk simit. Ayşe’nin annesine. Ama bir şartla.”
“Hangi şart?” dedi Ayşe.
“Martıyı da getirin. Tezgâhın yanında dursun, müşteriler sever.”
Nuri Efendi gülümsedi. Dava çözülmüştü. Simitleri kimse çalmamış, bir martı onları gerçek sahibine taşımıştı.
“Bir yıl bedava simit, usta,” dedi Nuri Efendi.
“Hay hay,” dedi Haluk Usta. “Ama sen de martıyı gözetleme işini devral. Müfettişsin sonuçta.”
Böylece mahalle fırınının yanında, her cumartesi sabahı bir martı, bir kız ve emekli bir müfettiş belirdi. Mahalle sakinleri buna Simit Komisyonu adını verdi. Üyesi üç kişiydi. Başkan martıydı.