Nuri Efendi emekli müfettişti ve emekli müfettişlerin en büyük derdi, bir türlü susmayan merakıdır. Cumartesi sabahları saat yedide kalkar, çayını koyar ve mahalle fırınının önüne gidip simit kuyruğuna girerdi. Bu bir alışkanlıktı; alışkanlıklar da bir müfettiş için en önemli ipuçlarıydı.
Bu cumartesi fırının önünde olağanüstü bir kalabalık vardı. Fırıncı Haluk Usta elleri belinde, yüzü kıpkırmızı, kapının önünde dikiliyordu.
“Bu hafta dördüncü kez!” diye bağırıyordu. “Dört hafta, dört kez! Her cumartesi sabahı fırından çıkan ilk tepsi kayboluyor. Tepsi değil, içindeki simitler. Kırk simit!”
Nuri Efendi öne adım attı, gözlüğünü düzeltti. “Usta, izin verirsen bir göz atayım.”
“Sen kim oluyorsun?”
“Nuri Efendi. Emekli müfettiş. Otuz beş yıl türlü suçların izini sürdüm. Şimdi bir simit suçlusunu da bulurum.”
Haluk Usta şüpheyle baktı, sonra omuz silkti. “Bul bakalım. Bulursan bir yıl bedava simit.”
Nuri Efendi fırının arka kapısına yürüdü. Kapının eşiğinde üç şey buldu: yarım bir susam tanesi, bir kedi tüyü ve ince bir ip parçası. Eğilip hepsine tek tek baktı. Sonra, kendisini izleyen kalabalığa dönüp ciddi bir sesle konuştu:
“Şüpheliler üç tane.”
“Hangileri?” diye sordu bakkal Cemal.
“Birincisi: sürekli aç bir bekçi. İkincisi: şüpheli bir martı. Üçüncüsü...” Durdu, kalabalığa baktı. “Henüz bilmiyorum. Ama bu mahallede hiçbir şeyin tesadüf olmadığını biliyorum.”
Kalabalık başını salladı. Kimse Nuri Efendi’nin ne dediğini anlamamıştı ama herkes etkilenmişti.
Nuri Efendi, ilk şüpheliyi sorgulamak için bekçi Rıza’nın kulübesine gitti. Rıza, kulübenin içinde, elinde yarım bir simitle oturuyordu.
“Bu simit nereden?” diye sordu Nuri Efendi.
“Aldım,” dedi Rıza ağzı dolu. “Parayla.”
“Hangi saat?”
“Altıyı çeyrek geçe.”
“Fırın altıyı çeyrek geçe açık değildi.”
Rıza yutkundu. Bir şey demedi. Ama gözlerini kaçırdı.
Nuri Efendi gözlüğünü düzeltti. “Bence,” dedi, “bu iş hiç de göründüğü kadar basit değil.”