Ramazan Bayramı'nın ilk sabahı, Haluk annesinin mutfağına üç yıl sonra adım attı. Anahtar hâlâ eski yerindeydi: paspasın altında, annesinin hiç değiştirmediği sırrının ta kendisi.
Mutfak, annesi gittikten sonra bile aynı kokuyordu. Tarçın, nane ve hafif bir sabun kokusu. Haluk tezgâhın üstünde duran emaye demliği gördü. Demlik, annesinin son bayramından kalma gibi duruyordu; az önce kullanılmış, az sonra tekrar kullanılacakmış gibi.
Haluk çayı hiç sevmezdi; kahveciydi. Ama bu sabah demliği ocaktan aldı, suyu koydu, kaynatırken çay kutusunu arıyordu ki arkasından bir ses duydu.
“Orada çay yok. Dolabın üst rafında.”
Haluk döndü. Kapıda kardeşi Sevim duruyordu. Kırk beş yaşında, siyah montını henüz çıkarmamış, elinde bir kutu lokum. İkisi de bir an boyunca birbirine baktı. Son görüşmeleri annelerinin cenazesinde olmuştu ve o gün ikisi de gerekenden fazla bir şey söylemişti.
“Anahtar paspısın altında hâlâ,” dedi Sevim. “Biliyordum burada olacağını.”
“Ben de biliyordum, sen gelirsin diye.”
Sevim lokumu masaya bıraktı. Montunu çıkarmadı. “Ben sadece bayıramın tebrikini yapmaya geldim.”
“Bayramın kutlu olsun.”
“Senin de.”
Bu kadar. İki cümle, üç yıllık sessizliği örtmeye çalışıyordu ve örtemiyordu.
Haluk demliği ocağa koydu. Sevim hiçbir şey söylemeden iki bardak çıkardı; annelerinin ince belli bardaklarından. Birini Haluk'a uzattı, birini kendi önüne koydu. Birbirlerine bakmadan, çayın demlenmesini beklediler.
Yirmi dakika uzun bir süredir. İki insanın aralarındaki şeyi söylemesi için de, söylememesi için de.