Elif ertesi Pazar Eskişehir'e gitti. Neden gittiğini kendine açıklayamadı; sadece oturduğu yerde duramıyordu. Annesinin mektuplarını bir çantaya koymuş, kırk yedisini de yanına almıştı. Gerçek bir amacı yoktu, bir Pazar sabahı bir kafeye oturmaktan başka.
Odunpazarı'nda dar sokakları yürüdü, ahşap evlerin önünden geçti. Kitapçı hâlâ oradaydı; sararmış cildiyle dışarıdan bakan eski bir dükkân. Karşısında küçük bir kafe vardı, sokağa üç masa atmıştı. Saat onu on geçiyordu.
Elif bir masaya oturdu, çay istedi. Çayı beklerken çantasındaki kutuyu masanın üstüne koydu, sonra tekrar çantaya yerleştirdi. Utanıyordu; bilinmeyen bir adamın bilinmeyen bir cevabını beklemek gibi bir şeydi bu.
Saat onu yirmi geçerken, kafenin kapısında yaşlı bir adam belirdi. Elli beş ya da altmış yaşlarında, bastonsuz ama yavaş yürüyen biri. Elinde bir gazete vardı. Masaların arasında dolaştı, sonra Elif'in yanındaki boş masaya oturdu. Garsona bir şey söylemedi; garson zaten ne getireceğini biliyordu.
Elif ona baktı. Adam fark etti, hafifçe başını eğdi.
"Kusura bakmayın," dedi Elif. "Murat Bey siz misiniz?"
Adam şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Hayır," dedi. "Ben Hikmet. Murat'ı mı arıyorsunuz?"
Elif başını salladı. Cümleyi toparlamaya çalıştı ama kelimeler birbirine takıldı. "Annem... Nermin Yıldız... Bu kafede her Pazar..."
Adam gazetesini yavaşça indirdi. Yüzünde bir şey değişti. Şaşkınlık değildi, daha çok tanımak gibi bir şeydi.
"Nermin Hanım'ın kızı mısınız?"
Elif'in gözleri doldu. "Onu tanıyor muydunuz?"
"Elli yıl önce," dedi Hikmet, "Murat benim ağabeyimdi. Nermin Hanım'ın mektuplarını almadı. Hiçbir zaman da bulamadı, çünkü... çünkü Murat 1975'te vefat etti. Trafik kazası. Ben o gün kardeşim olarak cenazeye gittim. Nermin Hanım'ın yüzü o gün aklımda kaldı. Terminalde, bavuluyla. Ağabeyime el sallamaya çalışmıştı sanırım. Biz kimdi diye düşünmüştük."
Elif kekeledi. "Annem... Murat'ın öldüğünü bilmiyordu."
"Bilmiyordu," dedi Hikmet. "Ama bunca yıl bu kafeye gelmiş, her Pazar ağabeyimin aynı masasında oturmuş. Ben onu tanıdım. Hiçbir zaman söylemedim, çünkü... Murat'ın kim olduğunu bilmeyen birine, bir adamın yokluğunu bildirmenin ne anlamı var?"
Elif uzun bir süre bir şey söyleyemedi. Sonra çantadan mektupları çıkardı, masanın üstüne koydu.
"Bunları annem yazdı," dedi. "Ağabeyinize. Hiçbirini göndermedi."
Hikmet kutuya baktı. Sonra çok yavaş, neredeyse saygıyla, elini uzattı ve en üstteki zarfa dokundu.
"Okuyabilir miyim?"
"Okuyun," dedi Elif. "Zaten bunlar sizin."
Hikmet ilk mektubu okurken Elif çayını içti. Dışarıda Pazar sabahı yavaş yavaş akıyordu. Bir yerlerde çan sesi duyuldu. Annesi, o masada, bu çayı içmiş olmalıydı: elli yıl boyunca her Pazar, kimsenin gelmeyeceğini bile bile, bir sandalyeyi boş bırakarak.
Hikmet mektubu bitirdi ve gözlüğünü çıkardı. "Nermin Hanım kırk yedi yıl yazmış," dedi. "Ağabeyim yarım kalmış bir cümleydi. Annenizse onu elli yıl boyunca tamamlamış."
Elif gülümsedi. İlk defa, annesinin ölümünden beri, içinde bir şey hafifledi.
"Bir şey yapmalıyım," dedi. "Bu mektuplarla."
"Gönder," dedi Hikmet. "Ben adresini veririm. Ağabeyimin mezarı Odunpazarı Mezarlığı'nda. Belki bir yere gitmek, bir yere varmak gibidir."
O gün öğleden sonra Elif kırk yedi mektubu, Murat'ın mezarının başında, tek tek yüksek sesle okudu. Hikmet yanında durdu, ellerini önünde kavuşturmuş. Rüzgâr zarfların kenarlarını usulca kaldırıyordu.
Son mektuba geldiğinde Elif'in sesi kısıldı. "Seni seven, Nermin," diye okudu, ve kâğıdı katladı.
Sonra ilk defa, kutunun içinde yazılı olmayan bir cümleyi kendisi ekledi, sessizce:
"Anne, artık okundu."