SatırdaşBeta

Kayıp Eşyalar Bürosu

1. Birinci Bölüm: Bodrum Kat

Feridun Bey, belediye binasının bodrum katına her sabah dokuz buçukta inerdi. Resmî mesai sekizde başlıyordu ama Feridun Bey'in saatine göre sekiz, dokuz buçuğa denk geliyordu. Bunu kimseye açıklamamıştı; kimse de sormamıştı. Belediyede bazı gizemler, çözülmeyi bekleyen değil, kendi hâlinde yaşayıp giden gizemlerdi.

Bodrum katın kapısında pirinç bir levha asılıydı: KAYIP EŞYALAR BÜROSU. Altında, elle yazılmış bir not: Lütfen kapıyı açık bırakmayınız, içerideki şeyler kaçabilir.

Feridun Bey bu notu otuz yıl önce kendisi yazmıştı ve şaka olduğunu sanmıştı. İlk yıl sonunda şaka olmadığını anlamıştı.

Büro, uzun bir koridorun sonundaki geniş, loş bir odaydı. Rafların her biri tavana kadar uzanıyordu ve her rafta eşyalar, kayıp oldukları zamanın ruh hâliyle bekliyordu. Tek başına kalmış eldivenler birbirini arıyor gibi duruyordu. Şemsiyeler, yağmur yağmayan günlerde huzursuzca sallanıyordu. Üst rafta bir kavanozun içinde, üzerinde Sabır yazan bir şey vardı; Feridun Bey ona dokunmamaya özen gösterirdi çünkü ne zaman dokunsa bir saat boyunca sakin kalıyordu ve bu, mesai için pek verimli değildi.

Bu sabah masasına oturur oturmaz kapının altından bir not kaydı. Not şöyleydi:

“Sayın Memur, dün akşam saat altı sularında Pazartesi'yi kaybettim. Nerede bıraktığımı hatırlamıyorum. Evde yok. İş yerinde de yok. Lütfen yardım edin. Saygılarımla, Halime Yıldırım.”

Feridun Bey gözlüğünü düzeltti. Pazartesi'yi kaybetmek, geçen ay gelen Sönmüş Heyecan vakasından sonra gördüğü en ilginç başvuruydu. Çekmeceden Kayıp Başvuru Formu'nu çıkardı, kalemini ıslattı ve yazmaya başladı.

“Kayıp eşyanın cinsi: Gün (Pazartesi). Kayıp yeri: Bilinmiyor. Son görülme saati: Pazar akşamı, alt tarafı.”

Tam o sırada ikinci raftan bir şemsiye kendi kendine açıldı, odanın içinde bir tur attı ve masanın üstüne kondu. Şemsiyenin sapında bir kâğıt vardı. Feridun Bey okudu: “Pazartesi bende değil ama kimde olduğunu biliyorum. Beni yağmura götürürsen söylerim.”

“Bu kadar da olmaz,” dedi Feridun Bey. “Şantaj mı bu?”

Şemsiye cevap vermedi. Şemsiyeler genelde vermezdi. Ama kapının eşiğine doğru yavaşça kayıp, Feridun Bey'e anlamlı anlamlı baktı; yani şemsiyelerin bakabildiği kadar anlamlı.

Feridun Bey iç geçirdi, paltosunu aldı. Dışarıda hava güneşliydi.

“Bu iş uzayacak,” diye mırıldandı. Şemsiye sevinçle bir kez daha açıldı.